ÇALIŞMA ODASI

Bütün hayatımız boyunca döne döne aynı şeyleri yaşarız. Yaşamamak için çareler üretiriz ama yine yaşarız. Zaman içinde yaşadıklarımıza o kadar alışırız ki, “Bana ne oluyor?” diye sormak aklımıza bile gelmez.

Bir gün, bir nehir kenarında etrafı seyrederken, bir yandan da bunları düşünüyordum. O sırada tam başımın üstünden, süzüle süzüle, bir yaprak ağaçtan düştü, suya karıştı. Bir anda suyun akış ritmi, onu kendi akışının içine aldı. Aynı güzellikte, birlikte süzülüyorlardı ki bir anda yaprak ortada olan kayaya takıldı. Kendi geliş hızından dolayı orada bir girdap oluşturup kendi etrafında dönmeye başladı.

Tam o sırada içimden,
“Yıllardır ben de kendi dertlerimin içinde, kendi kendime dönüp duruyordum,”
diye geçiriyordum ki, o sırada suyun hızı ile yukarıdan gelen bir dal, geçerken yaprağın girdabını bozdu. Yaprak da takıldığı yerden kurtuldu, tekrar suyun hızı ve ritmi ile birleşerek aktı ve gözden kayboldu.

O an beni de takıldığım yerden, keşfettiğim çalışma sisteminin kurtardığını fark ettim. Benim kurtuluş dalım, kendi keşfettiğim “İçsel Çalışma Sistemi”nin bütünüydü. İçinde her şey vardı.
Bu keşfim, benim kendime yaptığım en büyük hizmetti.

BU ÇALIŞMA SİSTEMİNİ KULLANARAK KORKULARIMIZI DÖNÜŞTÜRÜNCE NE OLACAK?

Oyun’da Yönetmen Kim? kitabımı yazdığım günlerde, önemli bir şey yaşadım. Çok büyük mağazalardan birinde kasada ödeme yaparken, sipariş verdiğim bir ürünün ne zaman geleceğini sordum. Servis yapan bayanlardan biri, “Gün içinde gelir,” dedi. Sonra da emin olmak için yanındaki diğer bayana sordu. O da “Beş iş günü içinde gelir,” dedi. Ben de aynı anda iki kişiden bu kadar farklı bilgiler aldığım için “Neden beş gün sürüyor? Yakındaki başka bir mağazadan gelecek,” diye sordum. Bana cevap olarak “Yemek siparişi verdiğini mi zannettin? Sipariş vereceksin, sonra hemen kapıyı açacaksın, yemek kapının önünde,” dedi. Ben daha dikkatli dinlemeye, merakla yüzüne bakmaya başladım. Sanki bir tuhaflık vardı ama o tuhaflığı anlamadım, çünkü söylediği benim soruma uyabilecek cevaplardan hiçbirine uymuyordu.

Benim soruma çok çeşitli cevaplar verilebilirdi ama bu cevapta bir uygunsuzluk vardı. Ben ne söylemeye çalıştığını anlamak için bakarken, ilk cevap veren bayan da şaşırmış gibi bakıyordu. Bu cevabı veren bayan biraz durduktan sonra, “Mağazalar arasında ürün yollanırken evrak işlemleri uzayabiliyor,” dedi.

Evet, şimdi oldu, bu dediğini anlamıştım. Alışverişe bir arkadaşımla çıkmıştım. O da o sırada başka reyonları geziyordu. Kasaya doğru benim yanıma geldiğinde, ben de iki bayana da verdikleri hizmet için teşekkür ederek oradan ayrılıyordum.

Arkadaşımla beraber mağazadan ayrıldık. Biraz sonra, “Sana bir şey anlatacağım,” diye kasada yaşadıklarımı anlatmaya başladım. Anlatırken, bir yandan da o hissettiğim ama anlamadığım tuhaflığın ne olduğunu araştırıyordum. İkinci bayanın ürünün gelişi ile ilgili verdiği, “Yemek siparişi verdiğini mi zannettin? Sipariş vereceksin, sonra hemen kapıyı açacaksın, yemek kapının önünde,” cevabını anlatıyordum ki o anda ikimiz de göz göze geldik. O kişi bana bir mağazada asla verilmemesi gereken bir cevabı, asla yapmaması gereken bir tarzda vermişti.

Bir anda yıllar evvelki hallerimi hatırladım. Ben o kişinin, o mağazadan kovulmasını sağlamadan zaten mağazadan çıkmazdım. Şimdi ise olaydan dakikalar sonra, bir başkasına anlatırken, olanı fark ediyorum. Çünkü o kişinin yaptığı veya yapmak istediği hareketi algılayamamıştım. Ben sadece bir soru sormuştum. İlk cevap biraz karışıktı, sorumun cevabını bana anlatamamıştı. Sanki karışık bir şeyler söylemiş gibiydi. Sonra da ben sorumun cevabını, aynı kişinin ikinci anlatımında almıştım.

Bana lazım olan cevap oydu. Onun cevap veriş şekli, benim doğal halimde bir değişiklik yapmamıştı. Ben, mağazaya girerken de çıkarken de aynıydım.

Arkadaşımla aramızda bunları konuşarak yürürken bir mağazaya girdik. Mağazada dolaşırken servis yapan kişiye bir ürünün fiyatını sordum. Verdiği cevap üzerine, “Herhalde onda indirim henüz yok,” dedim. Kendinden çok emin bir şekilde, “O modeller klasik sınıfına giriyor, onlarda hiçbir zaman indirim olmaz,” dedi. Tabii ki çok şaşırdım, çünkü o mağazadan ben aynı modelin birçok rengini daha önceki yıllarda indirimli almıştım. Yani her yıl o modellere indirim yapılıyordu. Ben hiçbir şey söylemeden teşekkür ederek çıktım. Çünkü benim sorumun cevabı, onun söylediği, doğru olmayan, uzun cümlenin içinde bu sefer vardı, “O modelde şimdi indirim yoktu.” İçinden böyle ayırarak, soruma cevabı ben kendim almıştım.

Dışarı çıktığımda yine bu konuyu arkadaşımla konuşurken, “Ben de o modelleri hep indirimde aldım,” dedi. Yine aklıma eski günlerim geldi. O günlerde, ben o kişiye söylediğinin doğru olmadığını kabul ettirirdim. Yani, “Ben haklıyım,” oyununun o an kazananı ben olurdum. Zaten bu da çok kolay olurmuş, yanımda şahit de varmış.

Tabii ki bunları yaşarken kendi kendime asıl soruyu sordum. Bugün bu kadar ters hareketler neden karşıma gelmişti? Çünkü bugün olanların toplamını son yirmi yılda yaşamamıştım. Kendi çalışmalarımı yaptıktan sonra seminerler vermeye başladığım 2000 yılından beri böyle bir şey hiç yaşamamıştım. Belki de yaşamıştım ama anlamamış olabilirim.

“Bugün olan neydi?” ve “Neden şimdi olanı anlamıştım?” diye sordum.

O gün evden çıkarken kendi kendime şöyle söylediğimi hatırladım.

“Ben böyle bir kitap yazıyorum. Yaşanan şeylerin oyun olduğunu anlatıyorum. Ben de alışverişe çıkarak kendime bir şeyler almak istedim. Şu anda alışverişte olan herkesten ne farkım var ki? Ben de bir şeyler almak için seçim yapacağım, para ödeyeceğim. Kitapta anlattıklarımı yaşayan halimin, alışveriş yapan diğer insanlardan ne farkı var? Hepimiz aynı hareketleri yapıyoruz,” diye düşünmüştüm.

Böyle düşünmekte de haklıydım. Ben de seyahatlere gidiyordum. Ben de alışveriş yapıyordum. Ben de arkadaşlarımla yemek yemeyi seviyordum. Araba kullanmayı seviyordum. Evimin ve bahçemin dizaynı ile ilgileniyordum. Güzel giyinmeyi seviyordum.

“İnançlarımı ve korkularımı dönüştürdüm de ne farkım oldu? Onların korkuları var, affetmedikleri birçok insan var. Ben de yüzlerce insanı affettim de ne değişti?
Yani ben de ‘oyun bahçesi’nin içindeyim,” demiştim.

Bugün yaşadığım bu iki olayla aldığım cevap,
“Evet, oyun bahçesindeyim ama oyun oynamıyorum.” Yani oyun bahçesi benim için artık “yaşam bahçe”si oldu. Oyun bahçesinden çıkışımı sağlayan alet çantamı, artık yaşam bahçesinde kullanmama gerek kalmadı.

Bahçede olan her şeyi istediğim kadar, bana zarar vermeyeceği kadar, sadece kullanıyorum. Ve kullanırken de kullandıklarımın benim Allah’ın yaratımı olan doğal insan halime bir katkısı olmuyor. Yani onları kullanırken kendimi sanal duygularla, sanal sıfatlarla tamamlamıyorum. Onlar olmadığında da eksilmiyorum.

Yani onları kullanırken,
“Şimdi değerli oldum,”
“Şimdi güçlü oldum,”
“Şimdi başarılı oldum,”
“Şimdi anne oldum,”
“Şimdi …….. oldum,”
diye hissetmediğim gibi, onları kullanamadığım zaman da,
“Şimdi bana değer vermedi,”
“Şimdi bana terbiyesizlik yaptı,”
“Şimdi bana hakaret etti,”
“Şimdi bana yalan söyledi,”
“Şimdi beni güçsüz hissettirdi,”
diye de hissetmiyorum.

Yapılan hiçbir davranışın bende karşılığı kalmadı. Sadece, “O öyle yaptı,” diyebiliyorum. Yani, “O öyle yaptığı için bana da bu oldu,” diyemiyorum.

Yani, “Kibar davranırsa ben değerli olurum,” ya da
“Değerli olduğum için bana kibar davranmalı,” gibi tarifler bitti.
Herkes bana istediği gibi davranabilir. O davranışın bende bir karşılığı yok. Bana etkisi hiç yok.

Böylece, “değerli” ya da “değersiz” karşılaştırmam bile yok. İnsanın değerlisi yok, değersizi yok. İnsana güzel, kibar bir davranış da bir şey yapmıyor; güzel olmayan, kaba bir davranış da.

Yani bana bir hareket yapıldığında ya da bana bir şey söylendiğinde, artık başımın üstünde, o yapılan hareketin ve söylenen sözün karşılığının yazıldığı bir fihrist açılmıyor. Bir kişinin yaptığı bir hareketin bendeki karşılığında bir tarifim kalmadı. İnandıklarım ve korkularım bittikçe, olayların karşısında yazan tariflerin olduğu listeler de bitti.

“Eskiden olsa ne yapardım?” ve “Şimdi ne yapabildim?” diye. Birçok kereler bana bu çalışmayı yaparak değişmekten korktuğunu söyleyen kişiler olmuştu.

“Ya değişirsem,” diye korkutan ya da “Değişince …. kaybedersin,” diye korkutmaya çalışan negatif oluşumun inandırmaya çalıştığı şeylerden her seferinde kendimi adım adım, beş duyumu kullanarak kurtardım. Söyledikleri doğru muydu, kendim değişerek kendim görebilirdim. Zaten öyle de yaptım. Her değişen korkumdan sonra sanki üstümden bir perde kalkmış oluyordu. Daha evvel göremediğim şeyleri görebilir oluyordum. İstediğim şeyleri seçebiliyordum.

Yani zekam açılıyordu.

Korkularım dönüştükçe yaşadığım değişimimin sonucunda, yönetmenin, “Değişirsen …… olur,” diyerek beni korkuttuğu şeyleri hiç yaşamadım.

Korkularınız dönüştükçe kavga edemiyorsunuz. Hiçbir şeyi yanlış anlamıyorsunuz. Her şeyi gerektiği kadar anlıyorsunuz. “Bana şunu demek istedi,” diyemiyorsunuz. Bedeninizden vurma, kırma refleksleri gelmiyor. Çünkü vurup kıracağınız bir şey olmadığını anlıyorsunuz. Size kimse vuramıyor, çünkü sizden karşıya, vurma hareketini yaptıracak bir söz veya hareket gidemiyor.

Kendinizi oyunun oynattığı oyunlara kaptırıp, “İlle ben de yapacağım, ille ben de yaşayacağım,” diyemiyorsunuz. Kafanızın içinden herkesle konuşarak kavga edemiyorsunuz. Hasta olamıyorsunuz. Değişen şeyler bunlar.

Değişimlerimin bana yaşattığı neticeler her zaman, o gün mağazada yaşadığım zariflikteydi. Anlattığım çalışma sistemini kendinize kullanarak yaşayacağınız değişim bu kadar.
(Oyun’da Yönetmen Kim? kitabım, Sayfa 253-256)